AKDENİZ TARİHİ

AKDENİZ TARİHİ Akdeniz’in tarihte eşsiz bir yeri vardır. Dün­yanın başka hiç bir bölgesinde, Akdeniz kı­yılarında ve Akdeniz adalarındaki kadar çok devlet ve medeniyet kurulduğu ve birbirinin yerini aldığı görülmemiştir. • Eskiçağ, Eski yerli halklara, önce Samî sonra Hint-Avrupa grubundan gelen toplulukları karıştıran istilâ dalgaları. Akdeniz’­in doğu kıyılarını yerleşilmiş hale getirerek bu bölgede olağanüstü bir canlılık sağladı. Nil ve Mezopotamya kıta imparatorlukları, ticaretlerini genişletmek için, bu denizci ka­vimlere baş vurdular. Bundan başka Akde­niz’in doğu tarafı, ada ve yarımada halinde parçalı bir yapıya sahip olmanın da fayda­sını görüyordu; çünkü Ortaçağ sonlarına ka­dar kıyıdan uzaklaşmağa İmkân vermeyen denizcilik tekniği, ancak adadan adaya at­lamağa, yahut boğazları (Ötranto ve Sicilya) geçmeğe yarıyordu. M.ö. III. bin yılda doğ­muş iki denizci topluluk, II. bin yılda gelişti: Fenike beldeleri (Ugarit, Byblos, Sidon, Tyr), ve girit adasındaki Minos devleti. II. binyıl ortalarına doğru, Yunanistan yarımada­sındaki Mikenai halkı Minos devletini destekledi. Mahallî ürünlere (Lübnan’ın sedirağacı, Mı­sır’ın papirüs’ü, Kıbrıs ve Rodos’un bakı­rı, Ege adalarının mermeri, altın ve gü­müş) ve uzaklardan getirdikleri mallara (Kaf­kasya veya Tarsis’in madenleri, ayrıca hemen her yerden alınan esirler), çok geçmeden imal ettikleri eşyayı da (bronz, silâhlar ve seramik) kattılar. Dor istilâsı Egelileri askerî ve ziraî bir re­jime doğru ittiği sırada, Fenike, Güneybatı Akdeniz’de iyice yayılıyordu (M.ö. 814′te Tyr’liler tarafından Kartaca’nın temelinin atılması). Bk. fenîke. Doğudaki karışıklıkların başka bir sonucuda Etrüsk’lerin italya’nın kuzeybatısına yer­leşmeleri oldu. Böylelikle Batı Akdeniz’in boş bölgeleri yavaş yavaş doluyordu. M.ö. VIII.-VI. yy. arasında Korint ve İyonya’da sömürgeler kurulması ve Homeros şiirlerinin tesiriyle kendini belirten ilk helenizm hare­ketleri günden güne gelişti (sözü geçen şiirler, özellikle Odysseia, denizciliğe yeniden dönen Yunanlıların denizle İlgilerini anlatır). Böy­lelikle güney İtalya yavaş yavaş büyük Yu­nanistan oluyor ve Yunanlılar Sicilya’da, Provence’ta (Marsilya), ispanya’da, Sirenai-ka’da ve Karadeniz kıyılarında beldeler ku­ruyorlardı. Ticarete büyük önem verdiklerin­den, bir yandan şarap, zeytinyağı ve çanak çömleklerini satıyor; Mermnad Lidyası’nın ve Sais Mısırı’nm ürünlerini başka ülkelere ta­şıyor (bu sonuncu ülkede VII. yy. da Naukratis şehri gelişmeğe başlamıştı); öte yandan Sicilya’dan, Mısır’dan Trakya ve Iskitya’dan tahıl ithal ediyorlardı. Artık kontrol altında bulundurdukları yollar kendi yaşayış­larına da tesir ediyordu. Propontis (Marmara) boğazları, zamanımıza kadar süre gelen stra­tejik önemini daha o sırada kazanmıştı. Çok geçmeden Akdeniz, bu kadar çok raki­be dar gelmeğe başladı, iran, Asya Yunan­lılarını ve Fenikelileri hâkimiyeti altına al­makla beraber bu, onlar için de faydalı oldu. Kartacalılar ve Etrüskler Foçalıları Alalia açıklarında ezerken (540-535 arası) Darius I’in Fenikelilere iyi davranması İyonya ayaklanmasına yol açtı (499). Bununla bera­ber, Med savaşları, Yunanlıların lehine dön­dü. Batı Yunanlılar Pön’lüleri Himera’da (480), Etrüsk’leri Cumes önünde durdurdu­lar (474). Helenlerİn bu zaferinden faydala­nan Atina, Perikles devrinde bir deniz im­paratorluğu kurdu: Delos birliği (Bk. atin a konfederasyonu). Bu imparatorluk, Akdeniz medeniyetinin doruklarından birini meydana getirdiyse de, Atinalıların Sicilya’daki ba­şarısızlığı (413) ve Lakedemonyalıların Aigos-Potamos’takİ deniz zaferinden (405) son­ra İsparta tarafından sona erdirildi. İskender’in fetihleri (334-323), helen ve di­ğer ırklardan unsurların karmaşık olduğu Doğu Akdeniz’i bir helen dünyası haline ge­tirdi. İskender’in Ölümünden ve Demetrios Poliorketes’in Ege’den Fenike’ye uzanan ge­çici deniz imparatorluğunun kurulmasından sonra, dört devlet (Antigon Makedonyası, Attalidlerin Bergaması, Selefkos Surîyesi, Lagid Mısırı) iki yüzyıl boyunca deniz hegemonya­sı için çarpıştılarsa da, limanların (Delos, özellikle İskenderiye) faaliyetini kesintiye uğ­ratamadılar. Doğuda kendi meseleleriyle uğraşan bu dev­letler, Kartaca’nın gelişmesinden ve Roma’nın denizci devlet durumuna geçmesinden habersizdiler. Bununla beraber Roma, daha 260′ta, Kartaca donanmasına Myles’te üstün geldi (Karga denilen savaş kancaları Dilius tarafından icat edilmişti). Kartaca orta­dan kaldırıldıktan sonra (201 ve özellikle 146′da), Roma, Akdeniz havzasını 150 yıl içinde fethetti. Bundan sonra Akdeniz, İm­paratorluğun ortasında bir göl (marenostrum) oldu, Pompeius burayı korsanlardan temizledi (67) ve dünyanın önemli bir kıs­mının kaderi Akdeniz kıyılarına bağlanmış oldu (Actium, M.Ö. 31). Artık yüzyıllar boyunca «Roma barışı» nı yaşayacak olan Akdeniz, İmparatorluğun de­ğişik bölgelerini siyasî, idarî ve iktisadî ba­kımdan bağlayan yolların birbiriyle kesiştiği bir kavşak yeri halini aldı. Suriye limanları Doğu’dan gelen ürünleri dağıtıyor, zahire gemileri (Sicilya, Afrika ve Mısır’dan) Ostia’-ya düzenli bir şekilde buğday ve yağ getiri­yor, Roma halkının hayatî ihtiyaçlarını sağ­lıyordu. Altının ihracatçı Doğu’ya kayması yüzünden malî bakımdan açık veren Batı, manevî alanda zenginleşiyordu, çünkü Su­riyeli gemici ve tacirler Batı’ya ürünleriyle beraber doğu dinlerini ve Hıristiyanlığı da götürmekteydiler. Fakat III. yy. da başlayan istilâlar, Doğu ve Batı arasında bir uçurum meydana getirdi. • Ortaçağ. Batı Akdeniz’e hâkim olan ve 455′te kuvvetleri Roma’yı yağma eden Geiserich’in Vand’ları bir yana bırakılacak olursa, IV. ve V. yy. da, parçalanmış bir Av­rupa’ya hâkim olan Germenler denize sırt çevirmiş bulunuyorlardı. Justinianus, geçici bir Akdeniz imparatorluğu kurdu (Afrika’nın, İtalya’nın ve İspanya gü­neyinin tekrar ele geçirilmesi). Gerçekte, Do­ğu ile Batı arasında kesin bir ayrılık mey­dana gelmemekle beraber, Akdeniz ticareti­nin Batı’ya ait altınları tüketmesi nispetin­de alış veriş zayıflıyordu. Akdeniz havzasının bir yarısının müslüman Araplar tarafından fethedilmesi de (VII-VIII yy.), Doğu ile Batı arasındaki kesintiyi arttırdı. Arapların Bizans surları önünde (677, 717-718), sonra da Poitiers’de başarısızlığa uğramaları (732) Avrupa’yı kurtardıysa da, Akdeniz kıyılarının müslüman kesimi ile rum ve latinlerin didiş­tiği hıristiyan kesimi; yüzyıllar boyunca bir türlü kaynaşamadı. Aslında, Bizans impara­torluğu, ancak Adriya denizi bitimindeki kı­yı göllerinde, İleride Venedik’in kurulacağı adalarla bir bağlantı sağlayabilecek durumdaydı. Karolinger imparatorluğu ise, imparatoriçe Zoe ve halife Harun ür-Reşid ile te­masta bulunmasına rağmen bir kara devleti olarak kalıyordu; daha sonra, Avrupa’da ku­rulmakta olan derebeylikler de Akdeniz’i tanımamakta devam edecekti. Akdeniz medeniyeti gerçekte VIII. ve IX. yy. larda müslüman kıyılarında gelişti. İslâm âleminin siyasî parçalanmasına rağmen Bağ­dat Abbasîleri, Kayrevan Aglebîleri ve Kurtuba Emevîleri arasında dinî, özellikle kül­türel ve iktisadî bağlar çok kuvvetliydi. Müs­lüman gemileri Akdeniz’de dolaşarak Kuzey Suriye ve Sicilya’dan, Magrıp’tan, ispanya’­dan tersaneleri için kereste, özellikle Bal-kanlar’dan silâh, köle v.b. topluyorlar ve Ron vadisini, yahut Roma’yı (846) yağma ediyor­lardı. Adalara yerleşen Araplar, Bizanslıların Batı ile olan ticaretini, Bari müslümanları ite Dalmaçya Slavları arasında, Adriya deni­zinde, tehlikeli bir kabotaj durumuna düşür­mekteydiler. Diğer taraftan, daha IX. yy. da (860 Pisa) Akdeniz’de görünen Iskandinavlar, Güney İtalya ve Sicilya’ya yerleştiler (XI. yy.); Müs­lüman iktidarı sarsılırken, Robert Guiscard orada bir devlet kurdu. İtalya’nın şehirleşme (Amalfi, Pisa, daha sonra Cenova ve Vene­dik) ve ticaret alanındaki kalkınması bir Sicilya-Normand devletinin gelişmesini kolay­laştırdı, böylece Araplara olduğu kadar Bi­zanslılara da düşman, Akdeniz karakterli karma bir toplum gelişmeğe başladı. Fakat aynı devirde, batılıların Doğu ile alış­verişte Bizans’ın yerini aldığı bir sırada, Sel­çuklu Türkleri Doğu’ya yerleşiyor, kutsal yerleri ele geçiriyor ve Hıristiyanların bura­lara ayak basmaları imkânsızlaşıyordu. Batı­lıların dinî ve iktisadî çıkarlarını tehlikeye düşüren bu tehdit, Frankların iki yüzyıl bo­yunca (1098-1291) Doğu Akdeniz’e yerleşme­lerini sağlayacak olan Haçlı seferlerine yol açtı. Haçlıların arkasından Pisa’lılar, Cenaviz’liler vfe Venedik’liler ticaret merkezlerini ve imtiyazları kapışıyor ve Dördüncü Haçlı seferinden Bizans’ın fethi (1204) için yarar­lanmağa ve Latinleri bu şehirden kovmağa kadar gidiyorlardı. Artık gemiler, baharatı, muslinleri, doğu sanatının çeşitli eserlerini Batıya ateş pahasına aktarmağa başlamış­lardı. Armatörlerin ve tacirlerin sağladıkları büyük kazançlara imrenen kara devletleri de Akdeniz’e el atmakta gecikmediler. Hohenstaufen’ler Sicilya’ya, Fransızlar Languedoc’a yerleştiler (Albigeois’lara karşı yöneltilen Haçlı hareketi). Barcelona’yı ele geçiren Aragon, Majorca (1229-1235) ve Valencia (1238) üzerinde hâkimiyet kurdu. Saint-Louis’in Mısır ve Tunus’taki başarısızlığı ve Filistin’in kaybı (1291), Yunanistan, Rodos ve Kıbrıs’taki latin kaleleri ve ticaret mer­kezleri tarafından yapılan mübadeleleri ön­leyemedi. Bu sırada batı limanları ticareti te­kellerine almak için çarpışıyorlardı. Cenova, Meloria’da Pisa’lıları saf dışı etti (1284), fa­kat Venediklilere yenildi (Chioggia savaşı, 1378-1381); Aragon ise 1321′de Sardunya’yı işgal etmeğe başladı. Akdeniz’de, Friedrich II gibi bir imparatorluk kurmayı hayal eden Charles d’Anjou, Sicilya’daki Vesper ayak­lanmasından sonra (30 rrfart 1282), Aragon devleti tarafından Sicilya’dan kovuldu; fakat Anjou hanedanı 1442-1443′e kadar Napoli’de tutunabildi. Alfonso V’in bu hanedanı Na­poli’den çıkarmasıyle XVI. yy. da İtalya harplerine yol açılmış oldu. Jacques Coeur’den ile Akdeniz ticaretine yönelmiş olan Fransa, Marsilya (1481) ile beraber kral Re-ne’in mirasına sahip oldu. Fakat, XV. yy. da durum değişti. Timur en­gelini aşan Osmanlılar İstanbul’u (1453), Bi­zans imparatorluğunu ve latin hâkimiyeti al­tındaki Yunanistan’ı fethettiler; Rodos’u da kuşattılar ama bu ilk teşebbüste ele geçiremediler (1480). Bu sırada Kuzey denizinde gemiciliğin ilerlemesi, teknik gelişmeler, İs­panya ve Portekiz’in Atlas okyanusuna yayıl­ması, Akdeniz’in Avrupa’daki önemini azal­tıyordu. • Yeniçağ. Bununla beraber, Akdeniz siyasî ve iktisadî bakımdan değerini hiç kaybetme­di. Türk fetihleri XVII. yy. sonuna kadar sür­dü (Rodos 1522, Kıbrıs 1570-1571, Girit 1669) ve ancak Viyana surları önünde durdu (1683). Cezayir, Tunus ve Trablus’ta üsle­nen Osmanlılara bağlı magrıp denizcileri, başta Barbaros Hayreddin olmak üzere et­rafa dehşet salarak Padişaha Akdeniz hâki­miyetini sağladılar. Fakat Sudan’dan gelen altının XV. yy. da Gine körfezine yönelmesi ve baharatın Hint okyanusunda doğrudan doğruya satın alınması sonucu iskenderiye’deki Venedik tekelinin yıkılmasmdaki rolle­riyle Portekizliler, Akdeniz ticaretine ağır bir darbe indirdiler. Gerçekte Batı Akdeniz’de denizcilik faaliyeti, Katalonya ticareti ile, Habsburg’ların Fransız-Osmanlı ittifakı ile tehlikeye düşen, imparatorluklar arası (is­panya, italya) stratejik ve iktisadî müna­sebetleri ile, Kuzey Afrika kıyılarında İs­panyol kalelerinin (presidio) kurulması ile (Cepte, Melilla v.b.) Malta şövalyelerinin ve daha başkalarının Doğu Akdeniz’i tekrar ele geçirme teşebbüsleriyle, Lepant [İnebahtı] 1571) canlı kalmıştı. Türkler ile ticaret ye­niden başladı, önce İtalyanlar sonra Fran­sızlar XVI. yy. da doğu limanları ile tica­ret yapma iznini kopardılar; hattâ Fransız­lar, Kuzey Afrika kıyısına bile yerleştiler (La Calle, Cap Negre) ve Louis XIII devrinde kutsal yerlerin korunma hakkını aldılar. Fa­kat ne Türkler ile olan bağları, ne de kendi aralarındaki rekabetler, Hıristiyanların magrıplı denizcilerle savaşmalarına engel olama­dı (Cezayir’in Kari V tarafından kuşatılması [1541], Louis XIV’ün emriyle Cezayir’in to­pa tutulması [1679]). Ticaretin önemi, Livorno ve Marsilya (1669) gibi serbest liman­ların kurulmasına yol açtı ve Venedik, Av­rupa’nın başta gelen denizci devletleri arasın­da yerini muhafazaya devam etti. Bundan başka, İngilizlerin ve daha sonra Hollan­dalıların Akdeniz’e girmeleri (XVI. yy. so­nu), bu denizin, Atlas okyanusu karşısında bir dereceye kadar gerilemekle beraber, yine de önemini koruduğunu gösterir. Hollanda­lılar Livorno’ya yerleşerek doğu limanlarında kapitülasyonlardan faydalandılar. İmtiyazlı şirketlerin kurulması (İngilizlerin Doğu şir­keti) bu ticarete sistemli bir nitelik kazan­dırdı; Fransa’da Colbert de, Doğu şirketini kurarak İngilizleri taklit etti (1670). Bununla beraber, ortaya geç çıkmış olan bu şirketler başarı gösteremedi. İngiliz ve hollanda donanmaları Akdeniz’e girince, Richelieu ve Colbert’in kurduğu fransız doğu donanması ile karşılaştı, Duquesne, 1676′da, Ruyter’i Lipari adalarında ve Catania’da yen­di. İspanya üzerindeki miras harbi İngilte­re’nin Akdeniz’e hâkim olmasını sağladı. Ce­belitarık (1704) ve Minorca adası (1708) İn­gilizlerin eline geçti. Akdeniz, XVIII. yy. da da iddia edildiği gibi önemini büsbütün kaybetmemişti. Her ne ka­dar denizcilik geleneği olan devletlerde (Ve­nedik, İspanya, Osmanlı devleti) bir geri­leme başlamışsa da, Cenova’nm ticarî faali­yeti ve frank limanları (Habsburg devletinin kapıları Trieste, Fiume ve Livourne, Mar­silya) artmış ve Atlas okyanusuna kıyasla ancak nispî bir gerileme olmuştu. Korsika’­yı 1768′de Cenova’dan satın alan Fransa ve İngiltere, doğu pazarlarını ele geçirmek için uğraşırken, gemiden yoksun olan Müslüman­lar mallarını Hıristiyanlara (özellikle Fran­sızlara) taşıtmak zorunda kalıyorlardı. Fran­sızlar (başta Marsilyahlar), Livorno, Minorca ve özellikle Malta korsanlarını donatmak için ağır masrafları göze alıyor ve bu kor­sanlar vasıtasıyle Magrıplıları ya Hıristiyan­lara başvurmağa, ya da gemilerine zambak çiçekli Fransız bandırası çekmeğe zorıuyorlardı. Ancak, yüzyılın sonuna doğru, Mar-silyalılar, Magrıplılarm küçük bir ticaret fi­losu meydana getirmelerine razı oldular. Bu sırada, Akdeniz’in stratejik önemi (ingiltere için Hindistan ulaşımı ve Rusya için Boğaz­lar ve açık denize erişme çabası [Küçük Kaynarca antlaşması 1774]) ve gerçekte «Şark meselesi» ortaya çıkmış bulunuyordu. • Yakınçağ. Fransız devrimi ve İmparator­luk devrinde Akdeniz’in önemi büsbütün bel­li oldu; Napolyon’un Mısır seferinin hedefi, Hindistan yolunu kontrol altına almaktı. Bu­na tepki olarak, Ruslar, Boğazların kendileri­ne açılmasını (1798) sağlıyor ve İyon denizi adalarını işgal ediyorlardı (1799). Fevkalade önemli bir mevkii olan Malta adası, Napolyon tarafından alınmış (1798), fakat çok geç­meden İngilizlerin eline geçmişti (1800). Bu durum, harbin tekrar başlamasına bahane oldu (1803). Kıta hâkimiyeti sistemi, Napolyon’u, İngiltere’nin kendi üslerinden tehdit ettiği kıyıları elinde tutmağa zorlamıştı: Ve­nedik, italya krallığına katılmış (1805), İllirya eyaleti kurulmuş (1809), İyon adaları (1807-1809) ve Papalık toprakları (1809) il­hak edilmişti. Fransa imparatorluğu yıkılınca, Viyana kongresi (1815) Akdeniz’de yeni bir devir açtı. İngiltere’nin Cebelitarık, Malta ve İyon adalarına hâkim oluşu (1809-1815-1864); Avusturya’nın, İtalya’nın yarısıyle Adriya de­nizini ele geçirişi. Rusya’nın Balkan ortodokslarını koruma bahanesiyle kendi çıkarı­na planlar düzmesi; nihayet Doğu’daki eski haklarını hatırlatarak Fransa’nın Osmanlı imparatorluğunun çökmesini bekleyişi bura­da hatırlanabilir. 1815′ten itibaren, Fransa’dan ilham alan mil­liyetçilik akımları Akdeniz kıyılarına da indi: Sırp ve Yunan ayaklanmaları, Mısır’ın Kavalalı Mehmed Ali tarafından Osmanlı­lardan koparılması; italya, hattâ İspanya’­da milliyetçi fikirlerin uyanması bu akımın sonuçlarıdır. Navarin’de (1827) Osmanlılara galip gelen İngiltere ile Fransa ve Rusya, artık Akdenize hâkim olmuşlardı; bunu Yunanistan’ın bağımsızlığı, Sırbistan’ın muh­tariyeti takip etti (1829-1830). Türklerin sah­neden çekilmesi, Rusya ile İngiltere’yi karşı karşıya getirdi (Hünkâr İskelesi antlaşması ile Osmanlı imparatorluğunun Rusya tarafın­dan zorlanması [1833], ingiltere’nin boğazla­rı kapattırması [1841]). Bu sırada Fransa Cezayir’i işgal ediyor (1830) ve böylece Ak­deniz’de sömürgeler devrini açıyordu. Çar Nikola I İngiltere’ye, «Hasta adam» ın (Osmanlı imparatorluğu) mirasını paylaşma teklifinde bulundu (1853). Bu maksatla gi­riştiği saldırılar Kırım savaşına (1854-1855) yol açtı, sonunda Karadeniz’in tarafsızlığını tespit eden Paris antlaşması imzalandı (1856). O sırada meydana gelen önemli üç olay, du­rumu baştan başa değişirdi: düzenli bir ulaşım sağlayan büyük tonajda buharlı gemi­lerin ortaya çıkması; italya birliğinin kurulmasıyle (1860), Akdeniz’de yeni bir büyük devletin yer alması; nihayet, Süveyş kanalı­nın açılması (1869). Bunlar, Akdeniz’in Avrupa-Uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önem­li bir rol oynamağa başlamasını sağladı. Ti­caret faaliyeti bir kaç yıl içinde hızla arttı; büyük limanların donanımı ve düzeni ihtiya­ca uygun hale getirildi. Fakat bu yeni şartlarda sözü geçen yolların kontrolü de ilgili devletler için çok büyük bir önem kazandı. Almanya da rekabet sahnesinde göründü. Her ne kadar Berlin konferansı (1878) Rusların Ayastafanos’taki ihtiraslarına (Büyük Bulga­ristan tasarısı) set çekti ve Kıbrıs’ı İngil­tere idaresine bıraktıysa da, XX. yy. baş­larında Balkanlar’da patlak veren buhranlar Akdeniz statüsünün yeniden söz konusu edil­mesine yol açtı. Sömürgecilik alanında rekabet arttı. Fransa’nın Tunus üzerinde himaye kurması (1881) 216 İtalya’nın hoşuna gitmiyordu. İngiltere.Fransa’nın zararına Mısır’a yerleşti (1882). Akdeniz’i bölüşmek üzere İngiltere, italya, Avusturya, İspanya arasında (1887), sonra Fransa İle italya arasında (1900 ve 1902), da­ha sonra da Fransa ile İngiltere ve Fransa ile İspanya arasında (1904) antlaşmalar ya­pıldı. Bununla beraber Almanya, Fas’ta iki tehlikeli buhran varattı: Algesiras (1905-1906) ve Agadir (1911). Fransa, birtakım tavizler vermek suretiyle Fas’a yerleşebildi (1911). Bu bölüşmelerde bir şey elde ede­meyen italya, uğradığı zararı gidermek için Osmanlı devletinden Trablus ve Bingazi ile Rodos ve Oniki adayı aldı (1912). Birinci Balkan harbi ise. Osmanlıları Avrupa’dan he­men tamamıyle uzaklaştırmış (1912-1913), an­cak harbin ikinci safhasında (1913) Doğu Trakya tekrar Türklerin eline geçmişti. Bal­kan harbi sonucunda Adriya denizinin doğu kenarında bir Arnavutluk devletinin kurul­ması, Avusturya’nın Sırbistan’ı, kısmen de olsa, fazla genişletmemek ve denize çıkma­sını önlemek isteği ile izah edilebilir. Os­manlı imparatorluğu tamamen Asya sınır­larına çekildiği bir sırada, Avrupa’yı altüst edecek Birinci Dünya savaşı patlak verdi (1914).Gerek Avusturya-Macaristan’ın, gerek Os­manlı imparatorluğunun kuvvetli birer do­nanmaya sahip bulunmayışı, Akdeniz’de ö-nemli savaşlar verilmesini önlemişti. Fakat savaşın sonunda üç büyük devlet, Akdeniz’­den çekilmek zorunda kaldı: Osmanlı dev­leti, Rusya ve Avusturya-Macaristan. Harpten sonra, Yunanistan Ege denizini bir helen gölü haline getirmek istedi ama hayalini gerçek­leştiremedi; Mustafa Kemal, Yunanlıları Ana­dolu’dan sürerek denize döktü (1922). Ak­deniz’de, yollara hâkim üsleri olan ancak iki büyük dcvlel kalıyordu: 1920′de, Suriye ve Lübnan’ı «manda» idaresiyle kendine bağla­yan Fransa; Filistin, Ürdün ve Irak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de Musul petrollerine el koyan ingiltere. Artık sıra Ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti. Avrupalıların Afrika’da ve doğu memleketlerinde kalkındırma adı altında giriştikleri hareketler devam ederken ve Sü­veyş kanalının trafiği 1919-1939 arasında durmadan hızlanırken, Akdeniz memleketle­rinde kaydedilen olağanüstü nüfus artışı önemli güçlükler çıkarmağa başladı. Toprağın ve toprak altının fakirliği, nüfuslanma opti-mumu’nun aşılmasına yol açıyor, bundan da yetersiz beslenme ve işsizlik doğuyordu. Bu durum, sağlam temelli ülkelerde (Türkiye, İtalya) otoriter rejimlerle karşılanmağa ça­lışıldı; bunlardan bazıları kendileri için bir hayat sahası istediler (faşist İtalya). Bütün bu meselelerin ağırlığı, Avrupa kontrolü al­tında bulunan müslüman memleketlerde, Av­rupa’dan bir yüzyıl sonra ve Avrupa’ya kar­şı yönelmiş bir milliyetçiliğin uyanışını ha­zırladı. Bundan başka, Balfour beyannamesi (1917) ile harekete geçirilen Siyonizm, Do­ğu Akdeniz’deki durumu daha da karışık bir hale sokuyordu. Nihayet Mısır, İngiltere’yi önce itibarî (1922), sonra daha geniş (1936) bir bağımsızlık tanımak zorunda bıraktı. Fas’ta Abdülkerim’in (1921-1926), Libya’da Sünûsi’lerin (1921-1931), Suriye’de Dürzîlerin (1925-1926) ayaklanmaları. Kuzey Afrika’da (Tunus’ta Destur, Fas’ta İstiklâl, 1937) ve Doğu’da milliyetçi partilerin kurulması, ni­hayet bütün dünyayı etkileyen büyük iktisadî kriz (1929), Akdeniz’in parçalanmak üzere ol­duğunu haber veriyordu. Fransa kuvvetlen is­panyol Fası’nda harekete geçti (1936). Arnavutluk’un italya tarafından ilhakı (1938), ikinci Dünya savaşı öncesi Akdeniz’de böy­lesine bir dengesizliğin bulunduğunu ortaya koymuştu. Bu savaş, 1940-1945 yılları ara­sında bütün Akdeniz’i etkiledi. Savaş sonun­da Akdeniz kendisini soğuk harbin, petrol re­kabetinin, sömürgelikten kurtulma çabaları­nın içinde buldu. Her ne kadar batı demok­rasileri kendi durumlarını kısmen koruyabilmişlerse de (Yunanistan’da iç savaşın sona ermesi 1948; Trieste meselesinin çözüme bağ­lanması. 1954). ingiltere ve Fransa manda idarelerini bırakıp, Doğu’da ve Kuzey Afri-ka’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine, bütün Akdeniz kı­yılarında yer yer ayaklanmalar başladı. İs­rail’in kanlı şartlar içinde doğması (1947); Cezayir ayaklanması (1954-1962), albay Nâsır’ın Süveyş kanalını millîleştirmesi üzerine yeni bir dünya savaşının zorlukla önlenebil­mesi (1956) gibi. Bu olay, Batı Avrupa için Akdeniz yolunun petrol bakımından hayatî bir önem taşıdığını ortaya koydu. S.S.C.B., Arnavutluk’a el atarak (Avlonya üssü) ve arap milliyetçilerini destekleyerek, A.B.D. VI. Filosunun dolaştığı Akdeniz’de etkisini gittikçe arttırıynrdıı. A.B.D., NATO ve CENTO’ya teminat veriyor ve açtığı iktisadî kredilerle sovyet etkisini önlemeğe çalışıyor­du. Böylelikle, beş bin yıl önce «medeniyetin anası» olan Akdeniz, bugün de, kaynama halindeki bir dünya içinde, kıyılarında doğan milliyetçiliğin uzlaşma bilmez aşırılığı yüzün­den, iktisadî (petrol) ve stratejik önemini, ve dünyanın en tehlikeli bölgelerinden biri olma niteliğini muhafaza etmektedir.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !